Ana Sayfa      Makaleler Sayfası     Öğrenciler Sayfası     Ana Sınıfı Sayfası                                             

 

 

Kadir HEKİMOĞLU

Pansiyon Müdür Yardımcısı

Elektronik posta : elka3310@hotmail.com

Telefon:  0 532 542 16 27

 

GÜNEŞİN BATTIĞI YER..

 

            İlk baharın ortasında soğuk bir Trabzon akşamında gittim güneşin battığı yere. Günlerden cumartesiydi. Zaten farklı bir yere gidebildiğim tek günüydü haftanın, cumartesi. Belki bu yüzden sevdiğim kadar da kızarım cumartesi günlerine. Bir haftalık korkunç yorgunluğumun yalancı dinlenme günüdür cumartesi. Vücudum dinlenirken fikirlerimin sancısı başlar. Ayaklarımın, bacaklarımın ve sırtımın ağrısı hafifledikçe beynimin içinden gelen sesleri duymaya başlarım. İşte o zaman dinlendiğime de pişman olurum. Yaptığım işi düşünürüm. Tam bitmek üzereyken, her şeyi denize atmaya çok az kalmışken, pazartesi yapacağım işleri düşünmeye yeniden başlarım. Ah keşke dinlenmeseydim, keşke gelmeseydim güneşin battığı yere. O zaman içimdeki kızgınlıkla gider insanların yüzüne çalardım yüzsüzlüklerini, geri alırdım hayatımdan çaldıkları her şeyimi. Onları idare etmek yerine ağzıma dilime gelenleri ne güzel söylerdim. Cahilliklerini, beceriksizliklerini, iki yüzlülüklerini, çıkarcılıklarını yüzlerine haykırırdım. Hiçbir şey bilmeden her şeyi bilenleri, hiçbir şey yapmadan her şeyi yapanları, hiçbir şey görmeden her şeyi görmüş olanları alırdım ele bir güzel sopa çekerdim onlara sözlerimle. O anlamayan kafalarına kafalarına vururdum fikirlerimi kelimelerimle.

            Keşke gelmeseydim güneşin battığı yere. O zaman müebbet sevdama olan kızgınlığım ve kırgınlığım da yumuşamazdı. Beni bu hale getirenleri, mutluluğumu çalanları affetmezdim ve mahkum ederdim hepsini gönlümün mahkemesinde sonsuza kadar. Özlemezdim çılgın gibi o güzel gözleri bal dudakları, beynimin dalgaları durulmasaydı, dinlenmeseydi duygularım. Pişman olmazdım ona yaptıklarıma, üzülmezdim hatırlayıp o mahzun halini. Şöyle adam gibi kararlı bir şekilde kızardım ona uzun süre.

            Karışmazdım memleket meselelerine. Benim derdim bana yeterdi ve başka hiçbir şey ilgilendirmezdi beni. Tarihle yaşar, geleceğimizin de tarihimiz kadar şanlı olması ülküsüne kafa patlatmazdım. İlgilendirmezdi beni etrafımda olup biten - içi de dışı da boş- olaylar.

            Yorgunum her gelişimde buraya hem de çok yorgunum. Hayatımdan bezmiş halde geldiğim bu yerde her seferinde yeniden ayağa kalkmak var. Her seferinde ayağa kalkmak ne kadar umut dolu ise her kalkıştan sonra yine düşmek de o kadar vahim. Ne yapayım, olaylara iyi tarafından bakmayı öğrenemedim bir türlü. Elimdekiyle yetinmek gibi bir anlayışım olmadı hiçbir zaman. Tamam ama elimde olup da benim fazla istediğim ne vardı ki hayatımda? Onu da tam anlamış değilim.

            Hayatta ne yapacağını bilmemekten daha kötü ne olabilir. En güzel yıllarında herkesin doğal olarak yaşadığı hayata özlemle bakmak, bir gün mutlu olmak için çırpınmak. Yıllar yılı istemek ve alamamak. En sonunda da müebbet sevdaya mahkum olup, görmek, yaklaşmak, hissetmek ama dokunamamak, doyamamak. Ve bunun olacağına dair ümitlerini iyice yitirmek. Ve de en korkunç felaketlerin en kızgın yangınların sadece ve sadece kendi içinde olması, paylaşamamak, anlatamamak, anlaşılamamak. Yalnız kalmak. Hem de ne yalnızlık: “Kara dağların böğründe bir ev, yolunu kimsenin bilmediği ve bilenlerinde kapısını çalmadığı”

            Güneşin battığı yer. Her hafta ölüşümün her hafta dirilişi. Ne dersiniz? Sizce altı gün ölmek kötü, bir gün doğmak mı? Yok hayır bence en güzeli altı gün ölsen de bir gün yine doğabilmek. Bunu her seferinde becerebilmek. Her seferinde ayağa kalkabilmek. Güneşin batışına inat doğabilmek.

            Ve sevmek yeniden, Hayatı, insanları, ülkemi, milletimi, öğrencilerimi ve müebbet yaşamaya mahkum olduğum müebbet sevdamı: YAYLA ÇİÇEĞİMİ     Trabzon - 2007