Ana Sayfa Makaleler Sayfası Öğrenciler Sayfası Ana Sınıfı Sayfası
|
Kadir HEKİMOĞLU Pansiyon Müdür Yardımcısı Elektronik posta : elka3310@hotmail.com Telefon: 0 532 542 16 27 |
|
ON ÜÇÜNCÜ KABİLE (HAZAR İMPARATORLUĞU VE MİRASI) ARTHUR KOESTLER ÇEV.: BELKIS ÇORAKÇI
“Bu kitabın I. Bölümünde, eldeki tek tük kaynaklara dayanarak Hazarlar’ın tarihini izlemeye çalıştım. Kitabın II. Bölümünde de Doğu Yahudiliği”nin ve dolayısıyla dünya Yahudiliği”nin büyük çoğunluğunun Sâmî kökenli olmayıp, Hazar-Türk kökenli olduğunu ortaya koyan tarihsel kanıtları derledim. Son bölümde ise Yahudilerin İncil”de anlatılan bir kabilenin soyundan geldiği yolunda halk arasında yaygın inancın, antropoloji ve tarih bilimlerinin bulgularına nasıl ters düştüğünün kanıtlarını göstermeye çalıştım. Antropologlara göre, bu inanca ters düşen iki gerçek vardır: biri Yahudilerin fiziksel nitelikleri açısından birbirinden çok farklı oluşu, ikincisi de içinde yaşadıkları ülkenin yerli halkına benzemeleridir. Bu gerçeklerin her biri, boy, kafa endeksi, kan grubu, saç ve göz rengi istatistiklerinde açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu antropolojik ölçütlerden hangisini ele alırsak alalım, bir ülkenin Yahudileri ile o ülkenin yerli halkı arasına benzerliğin, değişik ülkelerdeki Yahudiler arasındaki benzerlikten daha fazla olduğunu görüyoruz. Bu durumu özetleyebilmek için aşağıdaki formülleri önermekteyim:
Ha – Ya < Ya – Yb ve Ha – Hb ≈ Ya – Yb
(≈ : Yaklaşık eşit)
Her iki hal işçin akla gelen ilk açıklama, karışmadır. Bu da tarihin belirli çağlarında değişik nedenlerle olmuştur. Bunlar arasında evlenmeleri, kalabalık toplulukların din değiştirmelerini, savaşın yasal (ya da hiç değilse kabul edilebilir) bir sonucu sayılan ırza geçmeleri sayabiliriz. İstatistiksel bilgilerin tersine, ilk bakışta tanınabilen Yahudi tipinin var olduğu inancı genellikle(ama tümüyle değil) yanlış bir inançtır. Bu görüş, kuzey insanları arasında tipik Yahudi çizgileri sayılan niteliklerin, Akdeniz çevresine inildiğinde artık öyle görünmediği gerçeğini gözden kaçırmaktadır. Ayrıca sosyal çevrenin fizik ve davranış üzerindeki etkilerini de bilmez görünmektedir. Bu yüzden sosyal etkenlerin, biyolojik etkenlerle karıştığı ortadadır. Gene de ne olursa olsun, çağımız Yahudileri arasından belirli bir tip karakterize eden bazı kalıtımsal nitelikler vardır. Çağdaş nüfus genetiğinin kazandırdığı bilgiler ışığında, bu niteliklerin birkaç kaç yüzyıl boyunca sınırlı koşullar içinde gettolarda yaşamaktan gelmiş olduğu da düşünülebilir. Bu belirli koşullar, içeriden evlenme, genetik dağılım ve selektif baskılardır. Selektif baskılar da birkaç biçimde etki yapar. Doğal seleksiyon (salgın hastalıklar gibi), cinsel seleksiyon ve beklide bir gettoda yaşam sürdürebilmek için geçerli olan karakter biçimlerinin seçilip benimsenmesi. Bunlara ek olarak, sosyal kalıtım, çocukluktan beri şartlandırılma gibi etkenler de, biçimleyici ya da biçim bozucu unsurlar olarak kendini göstermektedir. Bu süreçlerin her biri, getto-tipinin oluşmasına kendi ölçüsünde katkıda bulunmuştur. Kazanılan nitelikler, getto çağından sonra gittikçe seyrelme yoluna girmiştir. Getto çağından önce bu insanların genetik bileşiminin ne olduğu, fiziksel görünümlerinin nasıl olduğu konusunda ise hemen hiçbir şey bilmemekteyiz. Bu kitapta sunulan görüşe göre bu eski Yahudilerin çoğunluğu, Türk kökenli, aralarına birazda Filistinli ya da başka kişilerin katılmış olduğu bir karışımdır. Bilemediğimiz başka bir şey de, “Yahudi burnu” ya da tipik sayılan öteki niteliklerin hangi oranda gettodaki cinsel seleksiyonun ürünü ya da kabile içindeki dominant bir genin sonucu olduğudur. Burun deliklerindeki kıvrıntı, Kafkas halkları arasında çok görülen, Sâmî ırkından olan Bedevî”lerde ise hiç görünmeyen bir nitelik olduğuna göre, On Üçüncü Kabile”nin Yahudi biyolojik tarihi üzerinde oynadığı büyük role işaret eden bir gösterge daha bulmuş sayılabiliriz.”
Yukarıda yazarın kendi dilinden “Özet” bölümünü verdiğim kitap Say Yayınlarından çıkmış ancak üzerinde basım tarihi yok. Arka kapaktaki yazıda kitabın 1976 yılında piyasa çıktığı bilgisi var. Ekleriyle birlikte toplam 318 sayfa olan kitap bilimsel çalışma formatında hazırlanmış. Yazar Arthur Koestler, 1905”te Macaristan”ın başkenti Budapeşte”de doğdu.Fırtınalı bir yaşamdan sonra 1983 yılında eşi ile birlikte Londra”daki evlerinde ölü bulundu. “Olayda, üzerinde durulması gereken bazı ip uçları olmasına rağmen, polis çiftin intihar ettiği sonucuna vardı.”(Yazarın Hayatı) Koestler, şayet öldürüldüyse, bunu sebebi bu kitapta veya diğer kitaplarında yazdıklarından daha çok yaşadığı hayatın bir köşesinde hazırlanmış olan bir ölüm listesindeki sırasının gelmiş olmasıdır. Kitap tarihin kıyısında kalmış bir topluluğun tarih içindeki macerasını kısıtlı kaynaklara atıflar yaparak incelemeye çalışıyor. Bunu yaparken paralel okuma kuralına uygun olarak hem doğu hem de batı kaynaklarının aynı dönemler için yazdıklarına yer veriyor. Bu açıdan ikna edici bir üslubu var. Konu ise müthiş: güneyde İslamiyet”in batıda Hıristiyanlığın etkisi altında kalıp her ikisini de reddederek Yahudiliği seçen Hazar Türklerinin öyküsü. Daha sonra Devletin yıkılması ile dağılan Hazar Yahudilerinin batıya doğru zorunlu göçleri ve nihayetinde günümüz doğu Avrupa Yahudilerinin kökenini oluşturmaları. Yani Hitler”in II. Dünya Savaşında yaktığı iddia edilen Yahudilerin kökenlerinin Hazarlara Yani Türklere dayandığı gerçeği. Kitapta yazanların doğru olduğunu kabul edersek ne olur? Türklerin İslamiyet dışında bir dine veya dinlere mensup olduğunu ve bu şekilde günümüze kadar yaşadıklarını kabul etmiş oluruz. Bu, Müslüman olan Türklerin Müslümanlığına şüphe katmayacağı gibi, Yahudi olan Türklerin de Türklüklerine zarar veremez. yalnızca şu gerçeği bir daha vurgulamış oluruz: Türkler İslamiyet seçip yaşadıkları oranda Türk olma özelliklerini sürdürebilmişler İslamiyet dışındaki dinlere mensup olanlar ise özelliklerini kaybederek tarih sahnesinden silinmişlerdir. Burada tüm fikirlerim ve cümlelerim beni şu noktaya doğru götürüyor. Acaba neden Müslüman unsurlar kendi benliklerini korurlarken Yahudi ve Hıristiyan unsurlar eriyip gitmektedir? İslam’ın milletler üzerindeki sosyo-kültürel etkisi diğer dinlerden daha mı azdır? Ya da insanların Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe olan imanları İslamiyet’e olan imanlarından çok daha mı güçlüdür ki onu kabul edince kendilerini unutmaktadırlar? Yoksa İslamiyet tüm gücü ve mükemmelliğiyle insanların dillerini, milliyetlerini ve geleneklerini koruyarak onların gönüllerini fethederken, onları gönül bağıyla bir arada tutarken Hıristiyanlık ve Yahudilik bu eksikliklerini başka yollarla mı kapatmaya çalışmaktadır. Bu kitabı okursanız belki benim vardığım sonuçlara ulaşmayacaksınız. Belki kızacaksınız biraz, kabul etmek istemeyeceksiniz. Ama ne olursa olsun tarihin gerçeklerini değiştiremezsiniz. Onları görmezden gelemezsiniz. Bilmek, savunmanın temelidir. Bizlere çok anlatılmayan bazı şeyleri bilmiş olacaksınız. En azından bir kitap okumuş olacaksınız. On altı büyük Türk devletinden biri olan Hazarlar hakkında ne biliyoruz. Diğerleri hakkında ne biliyoruz? Her şeyi bilmemiz gerekmez mi? Yahudi olduğu için Hazarlar”ı yok sayarsak Hıristiyan oldukları için Yakut Türklerini yok sayarsak, hele hele İslamiyet gelmeden önce Müslüman olmadıkları için? Karahanlılar”dan öncesini yok sayarsak ola ki 100 yıl sonra gelenler de bizi yok sayarlar? Allah Korusun.
TRABZON ARALIK 2006 |